30 Temmuz 1947 - 9 Şubat 2025
Babamı kaybettiğim andan itibaren siz dostlarının ilettiği sevgi ve saygı mesajlarıyla, onun hakkında pek çok gurur verici şeyi daha öğrenmiş oldum. Bir kar fırtınasına denk geldiği halde cenaze töreninde kiliseyi dolduran yüzlerce kişiye ve katılmak üzere yola çıkıp ulaşamayan nice dostuna minnettarım. Hastalığı sırasında babama ve daha sonra düzenlediğimiz törenler için bizlere destek olan herkese ve özellikle Bülent Eczacıbaşı, Tan Temel, Nalan Özkaya, Alex Voorhoeve, İpek Gençsü, Melda Tarlan, Müge Gürkaynak, Iain Foxall, Andrew Foxall, Ross Lovegrove, Cemal Noyan, Kerem Sanlıman, Sermet Tolan ve Füsun Gençsü'ye, McMillen ailesi adına çok teşekkür ederim.
Saygı ve sevgilerimle,
Sarah McMillen
İyi günler, ben Paul'un ağabeyi Derek'im.
Başlamadan önce eşim ve ben, Sarah, Füsun, Serap ve Tan’a ve Paul'un tüm dostlarına ve çalışma arkadaşlarına en derin taziyelerimizi sunmak istiyoruz. Ayrıca, yukarıdakilerin hepsine ve bugün bu etkinliğin gerçekleşmesini sağlayan bu güzel kilisenin yöneticilerine derin takdirlerimi sunuyorum.
Ben bir hatip değilim, iyi bir yazar da sayılmam. Ancak tanıdığım bildiğim kardeşim ve onunla geçen çocukluğumuz hakkında bazı şeyler aktarmak istiyorum.
Paul 1947'de, tüm Avrupa II. Dünya Savaşı'ndan çıkarken, Kuzey İrlanda'nın Belfast kentinde doğdu. Belfast'ta ekonomik buhran, karneyle yaşam ve yıkımdan sağ kurtuldu. Bunların hepsinin şüphesiz hayatının geri kalanında etkisi oldu.1962'de, ebeveynlerimiz üç oğullarını alıp New York şehrinin bir banliyösü olan Staten Island'a göç ettiler. Paul Staten Island'da liseyi bitirdi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin önde gelen güzel sanatlar üniversitelerinden biri olan Cooper Union'dan burs alarak mezun oldu. Cooper Union'da her türlü sanatsal ifade biçimine olan ilgisi ve tutkusu genişledi. Özellikle resim, fotoğrafçılık ve baskıyı severdi.
Paul için yas tutan bu topluluğa baktığımda, onun hayatınıza dokunduğunu ve sizin de onun kalbine dokunduğunuzu bilmek bana teselli veriyor. Bugün buraya geldiniz çünkü o sevgi dolu bir evlat, yardımsever bir kardeş, sadık bir eş, iyi bir baba ve harika bir arkadaştı.
Paul, ebeveynlerimizi çok severdi, ancak yetişkin olduğunda Avrupa'da daha büyük bir iş potansiyeli gördü. Geyvan ile birlikte Türkiye'ye taşındıktan sonra, ebeveynlerimiz onları birkaç kez ziyaret etti. Kardeşimiz Stephen da Türkiye'ye seyahat etti. Paul'un en büyük dileği, ebeveynlerimizin ve Stephen'ın İstanbul'a taşınmasıydı. Paul ve kardeşimiz Stephen arasında altı yaş fark vardı ancak çok ortak noktaları vardı. Özellikle müzik, film, kitap ve sohbet sevgileri.
Paul ve Geyvan birbirlerinin kariyerlerini tamamladılar. 50 yıllık evlilikleri boyunca birbirlerine sevgi duydular ve destek oldular. Paul, bir baba olarak Sarah'yı çok severdi ve ona destek ve ilgi gösterirdi.
Paul'ün tüm anılarınızda yaşayacağını bilmek beni mutlu ediyor. Mükemmel bir hayat yaşamamış olabilir ama çok iyi bir hayat yaşadı. Herkes tarafından iyi bilindiği için birçok profesyonel başarısına değinmeyeceğim. Bunun yerine, Paul ile birlikte büyümekle ilgili birkaç anımı paylaşmama izin verin.
İşte birkaç örnek:
Bombalanmış evlerin enkazında ve hava saldırısı sığınaklarında birlikte oynadığımızı hatırlıyorum.
Paul'ün 5 yaşındayken benimle at koşturduğunu ve bir merdivenden aşağı atladığını hatırlıyorum. Sonuç Paul'ün kolunun kırılması ve annemizin büyük üzüntüsüydü.
Babamızla yürüyüşe çıktığımızı ve bir keçi sürüsü tarafından dağdan aşağı kovalandığımızı hatırlıyorum.
Babamızla Loch Neagh'da bir tekneyle balık tutmaya gittiğimizi hatırlıyorum. Sonra alacakaranlıktan hemen önce saatlerce sazlık bir ormanda kaybolduğumuzu hatırlıyorum. Loch Neagh'da balık tutmaya son gidişimizdi.
Paul'un sporda elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığını hatırlıyorum. Ragbi: çok sert. Kriket: çok sıkıcı. Futbol: katlanılabilir. Astımlı olmak: büyük bir sorun!
Paul'un New York'ta bir kış akşamı ceketini evsiz birine verip donmuş bir şekilde eve döndüğünü hatırlıyorum.
Paul'un, kirli bir New York City mahzeninde çalan bir Blues Grubu'nda mızıka çalarak kahramanı Paul Butterfield'ı taklit etmesi için para aldığını hatırlıyorum.
En çok takdir ettiğim yanı, Paul'un güzel sohbetleri ve iyi bir hikaye anlatıcısı olmasıydı. Bu yeteneklerini büyükannemiz Sarah ve annemizden miras almıştı.
Ayrıca Paul'un Türkiye'yi, Türkiye'nin de Paul'ü evlat edindiğini söylemek istiyorum. ABD'ye yaptığı sayısız ziyaretten sonra Paul her zaman eve dönme zamanının geldiğini açıkça söylerdi.
Yeğenim Sarah'ya şunu söylemek isterim; annen ve babanla ilgili güzel anılarına sahip çıkmanı ve pişmanlık duyduğun her şey için kendini affetmeni dilerim. Hebridler'e git ve babanla birlikte yaptığınız planı gerçekleştir.
Ve Sarah, kuzenlerin Jeffrey ve Glenn ve aileleri kaybın için üzgünler. Sana en içten sevgilerini ve başsağlığı dileklerini iletiyor.
Son olarak sözlerimi, Paul ve benim annemizin cenazesi için paylaştığımız bir İrlanda şiirinden bir parçayla bitiriyorum:
ardımdan yas tutma...
ne de benden gözyaşlarıyla söz et...
ama hakkımda konuş ve gül…
sanki yanındaymışım gibi...
seni çok sevdim...
seinle burası Cennetti.
Paul’la birlikte yaşamımızı aydınlatan gökkuşağının en parlak renklerinden birini de kaybettik.
Gerçek dostlar yaşamınıza keyif ve tat katar. Onlar bir şey söylemeseler de içinize ışık verir, dünyanız karardığı zaman. Onlarla anlaşmak için sözlere gerek yoktur.
Gerçek dostlar ufkunuzu açar. Onlarla sohbetinizden düşünerek ayrılırsınız; bir sergi görmeyi aklınıza koyarsınız, bir film izlemeyi istersiniz, veya bir kitap satın alırsınız, bir müzik parçası dinlersiniz, yeni bir yazar, yeni bir sanatçı keşfedersiniz. Duyduğunuz bir fıkrayı, bir anekdotu, bir özdeyişi not edersiniz. Dünyaya bakışınız biraz olsun değişmiştir.
Gerçek dostlar size çıkış yolları gösterir, yolunuzu kaybettiğiniz zaman. Bazen ne o bunun farkına varır, ne de siz... Ama sizi çok iyi tanıyan, sizin için düşünebilen bir insan karşınızda konuşmuştur. Onun bir kelimesinden ilham alırsınız, yeni bir deneye, yeni bir projeye heyecanla sarılırsınız.
Paul eminim bir çoğunuz için böyle bir dosttu, benim için de böyle bir dosttu. Çok isterdim ki o da benim için aynı şeyleri düşünsün.
Paul çok duygusal bir insandı; hepimiz gibi, belki biraz daha fazla... Duygusallığı çok zaman müthiş bir mizah gücünün arkasında saklı olurdu. Duyguların herkesin aklını başından alma noktasına gelindiğine mutlaka en doğru dozda mizahla harmanlayarak soğukkanlılığa dönüşü sağlayacak sözleri söylerdi. Duygularına kapıldığı durumlara, hatta çok öfkelendiği anlara çok tanık oldum, ama uygun olmayan sözler sarfettiğine hiç rastlamadım.
1999 Gölcük depreminden hemen iki gün sonra o zamanki CEO’muz ve Paul ile birlikte helikopterle giderek tesislerimizi ziyaret etmiş, çalışanlarımızın halini sormak ve onlara destek vermek istemiştik. Bir ara Paul‘un helikopterin penceresinden dalgın dalgın üzerinden uçtuğumuz enkazlarla kaplı alanlara baktığını gördüm. “Ne düşünüyorsun Paul?” diye sordum. Bana Sting’in meşhur şarkısından bir mısra ile yanıt verdi: “How fragile we are!” dedi.
Sonra da şarkının dörtlüğünü hatırlamaya çalıştı: “On and on the rain will fall / Like tears from a star / On and on the rain will say / How fragile we are.”
Gözlerine bakmamaya çalıştım. Paul’un tipik bir davranışı değildi. Şiire ve müziğe derin ilgisine rağmen bir şiir ve şarkı sözleri söylediğine hiç rastlamamıştım. Belki bu anın hafızama böylesine kazınmış olmasının nedeni buydu.
Gerçekten öyle değil mi? Ne kadar kırılganız, hiçbir şey kalıcı değil, yarım asır süren dostluklar bile... Ne mutlu kalıcı izler bırakanlara... Paul böyle bir insandı.
Paul’un hayatlarına dokunmuş olduğu tüm dostlarına başsağlığı diliyorum.
Sevgili dostum, ortağım ve kırk yıllık yoldaşım,
Hepimiz burada senin, müstesna bir ruhun, aramızdan ayrılışının ardından saygılarımızı sunmak üzere bir aradayız.
Hastalığını haber aldığımdan beri bu anın gelişini korkuyla bekledim. Belki bir mucize tedavi, ya da ihtimalleri tersine çevirecek bir şans ile doktorların ve bilimin söyledikleri boşa çıkabilir diye, yüreğimde bir umut beslemeye çalıştım.
Sen ise her zamanki gibi çoktan yol almış, kaçınılmaz olan için zihnini ve ruhunu hazırlamaya başlamakla kalmıyor, bir yandan da sevdiklerinin bunun yol açacağı enkazla nasıl başa çıkabileceklerini planlıyordun.
Pişmanlıklara yer vermeden nasıl yas tutmamız gerektiğini anlatan bir şiir yazmıştın. Anne ve babası gittikten sonra Sarah’nın nasıl mutlu ve anlamlı bir yaşam sürebileceğine dair planlar yaptın. Ruhani kahramanların Meister Eckhart, William Blake ve Norwich’li Julian’ın yazdıklarını yeniden okumaya başladın.
Seninle onca yıl dirsek dirseğe çalıştıktan ve neredeyse yakın aile fertleri haline geldikten sonra, çocuklarımızı büyütüp büyüklerimizi toprağa verirken birbirimize hep yardım edip, yaşamın lütuflarında ve talihsizliklerinde birlikte dolaştıktan sonra seni çok yakından, hatta belki de fazla yakından tanıdım.
Aileni ve dostlarını ne kadar çok sevdiğini, onları şımartmaktan ne kadar zevk aldığını biliyordum. Yeni insanlarla tanışmaktan, iyi giysiler ve parfümlerden, lezzetli yemekler ve şaraplardan ne kadar keyif aldığını da. Kuşkusuz çok iyi bir hayat yaşadın ve hiç bir günün yeni bir şey öğrenmeden geçmedi.
Seni tanıyan herkes gibi ben de senin yaratıcılığına, karizmana ve zekana hayrandım. İnsanlara kendilerini özel ve değerli hissettirirdin. Onlara hatalar yapmalarına izin veren alanlar tanıdın. Bilgiye ve güzelliğe olan iştahın sınırsızdı ve bulaşıcıydı. Farklı kültürlerde, disiplinlerde ve sanat geleneklerinde hiç yabancılık çekmezdin. Sevdiğin pek çok şairden ikisi, Walt Whitman ve Bob Dylan’ın dediği gibi “you contained multitudes” (“çokluklar ihtiva ederdin”).
Son bir kaç aydır, sana hastanede bakma görevini ve ayrıcalığını sahiplendiğimde, olağanüstü bir şeye tanıklık ettim.
Test sonuçlarını ilk duyduğunda, ki bunlar esasen ölüm fermanındı, “artık Tanrı’nın ellerindeyiz, ve ben huzur içindeyim” diye bana mesaj attın.
Hasta yatağında, Geyvan’ın vefatını haber aldığında gözyaşlarını sildin ve onun için dua etmeye başladın. 50. Evlilik yıldönümü kutlamanızdan ve senin kahredici teşhisinden tam bir ay sonrasıydı. Çoğu insanın ruhunu çökertecek bir sınamaydı. Senin ruhunu çökertmedi. Cesaretin ve gücün hiç sendelemedi, bir an için bile.
Doktorun sana “artık işini gücünü yoluna koymayı” öğütlediğinde, “ben bavulumu topladım, Yaratan’la tanışmaya hazırım” diye cevapladın, tevekkül içinde.
Senin daha az bilinen bir yanın, Tanrı’ya olan bütün ve tereddütsüz imanındı. Bu imanın tanrı korkusuyla, ahiretle ya da gelenekle alakası da yoktu. Ne de olsa modern çağın bir evladıydın, Tanrı’nın ölümünün ilan edildiği, bilimin ve aklın hüküm sürdüğü bir medeniyet içinde eğitilmiştin. Bilim ve akıl hakkında yeteri kadar bilgin vardı. Meraklı bir kafaya sahiptin, sıkı bir okurdun. Sürekli güncel olanı ve gelecek olanı takip ederdin. Kara delikleri, Hadron çarpıştırıcısını, sürekli genişleyen evreni falan, bunların hepsini okumuştun.
Lakin, sen tercihini Tanrı’ya iman etmekten yana yapmıştın. Bu senin kendi yaşamına yön vermek için yaptığın bilinçli, iyi sınanmış ve dikkatle tanımlanmış seçimindi. İsa’nın öğretilerinde şiirsellik bulmuştun. “Daha iyi bir rehber olmadığına göre…” diye açıklardın. Nasıl yaşayacağına ve nasıl seveceğine onun yol göstermesini istedin, izin verdin. İnancın ve sanatın birbirlerine yakından bağlıydı, bunlar seni sen yapan şeylerdi, fakat hiç bir zaman bunları teşhir etmedin, hep kendine sakladın, özel yaşamında tuttun.
Sonunda da her şeyi belirleyen, senin spiritüel, estetik ve entelektüel seçimin olan imanın oldu. Bu iman sana sadece örnek yaşamın boyunca değil, onun sonuna doğru korkusuzca yürüdüğün yolda da rehberlik etti.
Sana çok acı çektirmediği için Tanrı’ya minnettarım ve onun ebedi aleminde huzur ve ihtişam içinde olmanı diliyorum.
Rab çobanımdır; benim eksiğim olmaz.
Beni yemyeşil çayırlarda yatırır,
Sakin suların kıyısına götürür.
Ruhumu tazeler:
Adı uğruna bana doğruluğun yollarında öncülük eder.
Ölüm gölgesinin vadisinden geçsem de,
hiç bir kötülükten korkmam: çünkü sen benimlesin;
çomağın ve değneğin bana güven verir.
Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın;
başıma yağ sürersin: kasem taşar.
Elbette ömrüm boyunca beni iyilik ve merhamet izleyecek:
ve ben sonsuza dek Rabbin evinde yaşayacağım.
Paul’u anma toplantısını Eczacıbaşı’yla ilişkili herhangi bir yerde yapabilirdik: Kanyon, Bozüyük Vitra fabrikası, Sanipak Yalova tesisi, İKSV, TÜSİAD, TESEV, IEIS… Paul’un birlikte çalıştığımız neredeyse elli yıl boyunca dokunmadığı yer yok gibidir.
Onun kurumumuzla ilişkisini en iyi anlatan iki cümle var. İlki, 2018’de kırkıncı yılımızı kutlarken ekranlarda yazan “Bizi bize anlatan adam…” sözüdür. Gerçekten Eczacıbaşı’nı en iyi anlayan ve anlatan kişiydi. Dış dünyaya, kamuoyuna, bize, kendimize… Hem de nasıl bir dille, nasıl bir görsellikle, ne hikâyelerle! Paul’la birlikte biz, hem bir can dostumuzu hem de bizi bize gösteren bir aynamızı kaybettik.
En güzel cümlelerden birini, arkadaşım Deniz Kirazcı başsağlığı mesajında yazmış. “Az sayıda da olsa, Eczacıbaşı’na yakışanı bulmaktan başka derdi olmayan insanlar geçti hayatımızdan. Paul onlardan biriydi ve yakışanı bulmakta üstüne yoktu!” diyor Deniz.
Ama galiba toplantıyı en doğru yerde yapıyoruz: İstanbul Modern. Burası sanatçıların, tasarımcıların, fotoğrafçıların, yaratıcı insanların mekânı… Paul, İstanbul Modern’in isim babası olmanın yanı sıra kurucu yönetim kurulunda bulundu, kurum kimliğini tasarladı, mütevelli heyetinde yer aldı. Uzun süre Türkiye dışında olduğu için yeni binayı iki buçuk yıl öncesine kadar görmemişti. Bir akşam buluştuk, bina henüz açılmamıştı. Binanın girişini ve dışını gezdik, sonra bir yakınlarda bir restoranda yemek yedik, müzenin kuruluş günlerinden anılarımızı konuştuk. İstanbul Modern’i, Türkiye’de son dönemlerde gerçekleşmiş en büyük mucizelerden biri olarak görüyordu. “Oya Hanım bir mucize gerçekleştirdi” dedi. Ona kendi katkılarını hatırlattım, her zamanki gibi gülüp geçti.
Paul’un benim üzerimdeki etkileri çok ve derin olmuştu. Örneğin, kitap yazma fikrini aklıma sokan odur. Yıllar önce, Münih’ten dönerken uçakta bana “Mutlaka, mutlaka deneyimlerini konu alan bir kitap yazmalısın” demişti. İlk kitabımı yayımladıktan sonra ona “Bak, dediğini yaptım, şimdi sıra sende” dedim. Baktım ki yazmıyor, yaptığı karakalem resimleri bir kitapta toplamasını önerdim. Cevap vermedi, aklında var mıydı, yok muydu bilmiyorum, ama olmadı işte…
Paul’un olduğu yerde asık yüzler olmaz. Gülen insanlar, gülen yüzler olur. Bahse girerim ki, onunla ilgili bir anı hatırladığınızda mutlaka yüzünüz gülecektir. Paul’un anısına yapılan bir toplantı da kederli yüzlerle bitmemeli. Sizlere ne söyleyeceğimi düşünürken “Paul’un bize miras bıraktığı ve aklımda kalan pek çok imaj arasından bir tane seçsem, ne seçerdim?” diye bir soru geldi aklıma. Paul bize sayısız görsel malzeme üretti - logolar, fotoğraflar, basın reklamları, bilboardlar, TV reklamları… Gözlerimi kapadım, “bunların arasından hangisini bir numaraya koyardım” diye kendi kendime sordum. Tabii onun çektiği ve yıllardır her yerde kullandığımız, babam Nejat Eczacıbaşı’nın bence en güzel fotoğrafı Paul’un bize hediye ettiği görsellerin en değerlilerinden biridir. Ama ben başka bir imajı seçtim. Hiçbirinizin görmediği, hatta sanıyorum benden başka hiç kimsenin görmediği bir imajı…
Önce hikayesini anlatayım. 1981 yılı sonuna doğru Oya’yla düğün hazırlıklarımıza girişmiştik. Tabii düğün davetiyesinin tasarımı gündeme gelmişti. Tasarımı da elbette Paul yapacaktı. Bana bir eskiz getirdi. Ne yazık ki bana getirdiği eskiz elimde yok. Ama hatırımda kalan, hafızamdan hiç çıkmayan imajı ChatGPT’ye çizdirdim, size onu göstereyim. Davetiyenin kapağı böyle olacaktı. Fikre bayıldım ama uzun uzun düşündükten sonra kullanamayacağımıza karar verdim. Davetiye birkaç yüz kişiye gidecekti, bunların arasında Oya’yla atlar sayesinde tanıştığımızı bilenler belki vardı, ama bilmeyenler kuşkusuz çok daha fazlaydı ve onlar espriyi hiç anlamayacaklardı. Paul’un o gün getirdiği eskizi çerçeveletip saklamadığıma hala çok pişmanım. Bir dostunuzun yüzünü ömür boyu hatırlayacağı bir şakayla güldürebilmek ne kadar güzel bir şey…
Paul artık aramızda yok ama bizlerde ve kurumlarımızda bıraktığı izler asla silinmeyecek. En azından Eczacıbaşı ve İstanbul Modern var olduğu sürece, Paul da hep aramızda olacak.
Hepimizin başı sağ olsun.
Bazı konuşmaları yapmak ne zor. Hele böyle bir konuşma yapacağınızı hiç aklınıza bile getirmemişseniz ve bunu yapmak size vücudunuza batırılmış bir hançerin acısını yaşatıyorsa.
1989’un Nisan ayında, Söke’de bir tekstil fabrikasında çalışırken, ticaret bakanlığının bir eğitimi için İstanbul’a gelmiştim. Ne zamandır görmediğim sınıf arkadaşım Füsun’u aramış, o zamanlar Teşvikiye’de Aziziye Palas’taki RPM-Radar’a gitmiştim. Sohbetimizin ortasında içeriye çizgili gri Armani takım elbiseli, ateş topu gibi birisi girdi. “Ortağım Paul” dedi Füsun. Paul, ya da “Bay Paul” bir iki nezaket lafı ettikten ve bana da bir “charm offensive” çektikten sonra odasına gitti.
O zaman hayatıma ne kadar etki edeceğini, hatta hayat çizgimi değiştireceğini düşünmem söz konusu bile değildi elbette. Aylar sonra, bir gazete bayiinden Necla Zarakol’un çıkardığı İşte Röportaj dergisini aldığımda Paul McMillen ile ikinci kez karşılaşmış oldum. Söyledikleri çok ilginçti ve belli ki ben Nisan ayında gerçekten müstesna bir adamla tanışmıştım, ya da bir dâhiyle.
Burada toplanmış herkesin hayatına farklı şekillerde, farklı zamanlarda, farklı nedenlerle dokunmuş, onu etkilemiş ve hatta değiştirmiş bir dostumuzun, yoldaşımızın, yaratıcı ortağımızın ve ilham kaynağımızın ardından bir görevi yerine getiriyoruz. Aslında görev doğru kelime de değil. Zira kimsenin talebiyle, zorlamasıyla, herhangi bir kural ya da mecburiyet saikiyle bir araya gelmedik. Sevdiğimiz bir insanı uğurlamak, onun yaşamına, hayata bakışına, hayatla kurduğu ilişkiye layık bir veda olsun diye, Paul’ce bir iş yapalım diye buradayız.
Paul’ce bir iş yapmak demek de, o röportajda söylediği gibi hayatta da işte de, hele işte, banal olmaktan bucak bucak kaçmak demekti. Vasatla mücadele etmek, iyiyi ve daha iyiyi aramak demekti. Paul bizden ayrıldıktan sonra onun ardından duygularını dile getiren, deneyimlerini anlatan birlikte çalıştığı, kariyerlerine katkıda bulunduğu meslektaşlarının/dostlarının tanıklıklarında da hep bu dürtünün varlığı hissediliyordu.
Paul’ce bir iş yapmak aynı zamanda hayatı kutsamak, hayatın her anından kâm almak, hayatın her anını hakkını vererek yapmaktır bildiğiniz gibi. Sık sık tekrarladığı gibi “iyi yaşamak en esaslı intikamdı” aslında. Tam da bu nedenle son veda bir yas, haykırış, ağlayış ve dövünme üzerine değil gidenin hayatını coşkuyla kutlamak üzerine şekillenmeliydi. Bu nedenle, İrlandalıların yarı pagan yarı Hıristiyan geleneği “wake” aramızdaki bu Türkiye sevdalısı İrlandalı’ya hoşçakal derken benim yol göstericim olması gereken gelenekti. Becerebildiğim kadarıyla. O anlayışa göre gidenin gitmesine üzülmektense, yaşadığı hayatın kutlanması gidene yönelik sevginin ve saygının asıl göstergesiydi.
Paul ile beraber olmak, onunla bir sohbete başlamak eşzamanlı olarak birkaç ziyafet sofrasında oturmak gibiydi. Konudan konuya, ya da sofradan sofraya atlarken birinden diğerine nasıl geçtiğinizi anlamasanız bile sohbetin bitiminde derin bir haz benliğinizi sarardı. Başına belayı da almış olurdun tabii. Zira izleyen günlerde sanattan, siyasete; hayatın dalgalarında nasıl sörf yapılacağından, puronun nasıl içilmesi gerektiğine; bir filmin anlamından, kendinle nasıl dalga geçmen gerektiğine; Paul’ün Black Panthers ya da Samuel Becket’le ilgili anlatmış oluklarına dek bir dizi konu hakkında kafa yorman gerekirdi. İşin özü, Paul çevresini sürekli etkileyen, ilham veren, dürten bir enerji küpüydü. İyi ve keyifli yaşamanın da timsaliydi. Onca sosyalliğine, zamanını hayli cömertçe paylaşmasına rağmen de aslında kendi mahrem alanına düşkün, onu koruyan birisiydi.
Tanışmamızdan yaklaşık üç yıl sonra ben de RPM-Radar kadrosuna Görüş dergisini çıkarmak için dahil olduğumda hem işte hem de özel/sosyal hayatta Paul’ü daha iyi tanıma, yakınlaşma imkânı buldum. İşte müthiş titiz, yeri geldiğinde de aksiydi. Yeni fikirlere açık, yanında çalışan yeteneklere alan açmaktan çekinmeyen, hem mesleğiyle hem de dünyadaki hemen her konuyla ilgili dergileri okuyup ufkunu sürekli genişleten, ögrendiklerini de paylaşan bir patron ve dosttu. Birlikte güzel yemekler yedik, iyi kafa çektik, beni yeni tatlarla tanıştırdı. Pek başkalarıyla konuşmayacağımız konuları da deştik zamanla ve ben hep her sohbetten, her birliktelikten zenginleşerek kalktığımı hissettim. Tablolarını, heykellerini ve diğer sanat eserlerini değerlendirecek kadar sanattan anlamadığım için diyecek pek bir sözüm yok. Ama fotoğrafları bana hep çok şey anlattı. Onun gözünün görebildiklerini ya da mercekten onun görebildiğini, yakaladığı derinliği yakalayabilmeyi çok isterdim.
25 Aralık 2024’te yani İsa Mesih’in doğum yıldönümünde hastanedeki odasına gittiğimde uzun uzun sohbet ettik. Daha doğrusu o anlattı ben dinledim. Dünyadaki siyasi gelişmelerden dolayı öfkeliydi. İçinde debelendiğimiz krizden da ancak sanat sayesinde çıkabileceğimize inanıyordu. Bana sanat alanında ne gibi gelişmeler olduğunu, bunların krizin aşılmasına nasıl katkıda bulunabileceğini ve kendisinin neler yapmak istediğini her zamanki heyecanıyla çokluk İngilizce arada bir Türkçe anlattı. Kendimi meteor yağmuruna tutulmuş gibi hissettim. O gün Paul’ü neden çok sevdiğimi, neden hayran olduğumu, neden hep benim için bir mihenk taşı olduğunu bir kez daha ve bir daha asla unutmamak üzere anladım. Malum röportajda başlık olarak seçilen sözü anımsadım. “Şeytanla dans edeceksen kemancıya rüşvet vereceksin”. Keşke unutmasaydı rüşveti vermeyi diye hüzünlendim.
Sevdiğini bildiğim Meksikalı ozan ve düşünür Octavio Paz’ın sözleriyle Paul’ü uğurlamak isterim: “yaşama iradesinin en eski ve basit tezahürlerinden biri sanattır. İnsanın ölümlü olduğunu öğrendiğinde yaptığı ilk şey bir mezar dikmek oldu. Sanat ölüm bilinciyle başladı… Her heykel, her resim, her şiir, her şarkı, zamana ve onun erozyonlarına karşı hayatta kalma iradesinin canlandırdığı bir biçimdir. Yaşadığımız an hep kurtarılmayı, taşa, çizime, renge, sese, söze dönüştürülmeyi istiyor.”
Bitirirken de, Paul’un hayatında benim tanımış olduğum üç kadınla ilgili de ikişer kelime etmek istiyorum. Sarah, babanın seni nasıl sevdiğine tanıklık ettiğim için bunu biliyorum. Burada bulunan insanlar da onun sana olan mirasidir, kıymetli bir mirastir onu bil. Geyvan’a olan bağlılığı ve sevgisi, benim bildiğim çizgilerin çok dışında bir şeydi. Dolayısıyla onun da saygıyla eğiliyorum önünde. Ve ben bir dostluğun ne kadar derin olabileceğini, Füsun'la Paul arasındaki ilişkide gördüm.
Teşekkür ederim.
Sevgili Paul ve eşi Geyvan’nın hayatıma girmesi kızlarımız sayesinde oldu.
Onların kızı Sarah ve benim kızım Ayşe, Baltalimanı sahilinde pusetlerinde dolaşırken, ayrılık zamanı gelince feryad figan ağladıkları için anneler, ve sonra babalar tanışmak zorunda kaldı.
Aradan geçen 40 küsur senede bu tanışıklık büyük bir dostluğa dönüştü ve çok unutulmaz anılar, tecrübeler paylaştık.
1985 yılında DHKD Başkanlığına seçilmistim. Paul, Geyvan ve Paul’un değerli ortağı Füsun, ilk üyelerimizden oldular ve bugüne kadar iletişim, doğa koruma kampanyaları, kaynak oluşturma konularında her türlü yardımı eksik etmediler. Paul'un doga ve gezegenimizin geleceği konusunda beni şaşırtan derin bilgisi ve kaygıları vardi.
Üstelik müthiş bir aktivist ruhu vardı.. İngiltere’de gençlik yıllarında Friends of the Earth (FOE) adlı STK nın yöneticilerindenmiş. En sevdiği kampanyayı bize keyifle anlatmıştı: O sırada Avrupa’yı kürk modası kasıp kavuruyormuş... Londra’nın meşhur Harrods Mağazasının vitrinlerinde yoğun olarak satışa sunulan kürk paltoları protesto etmek icin, dükkanin vitrinlerinini, mezbahadan aldiklari galon galon kana bulamislar. Kan kaldırımlara kadar süzülmüş..Hayvanlara yapılan zulmün perde arkasını anlatan bu kampanyanın fikir babasının kim olduğunu zannederim hepimiz biliyoruz...
1986-87 yıllarına dönecek olursak. Bir üyemizin yıllık toplam kirayı ödemesi ile Etilerin içlerinde , rutubetli ve küçük bir daire tutabildik ama içine koyacak hiçbir malzememiz ve de paramız yoktu. Buna çözüm Paul ve Füsun’dan geldi. Dediler ki “ siz üyelerinizi ve tüm arkadaşlarınızı bir çaya çağırın, biz onlara bir sunum hazırlayacağız" : Ardından, RPM’den birkaç büyük görsel çizim geldi: 1 adet dolap çizimi , 1 adet masa çizimi , sandalye çizimleri, 1 tane daktilo, 1 tane soba resmi, mutfak eşyası ve para çizimi olan afisler .. ve hemen duvarlara asıldı. Bu çok basit ve ucuz strateji sayesinde bu ihtiyaçlarımız o gün gelenler tarafından karşılandı … böylece ilk kaynak olusturma etkinligimiz başarı ile sonuçlandı.
Sonraki yıllar RPM Radar büyüdü, çok başarılı işler yaptılar…Biz de büyüdük, Türkiye’nin doğasını korumak için önemli projeler yürüttük.. bu arada WWF Türkiye olduk. Paul da Füsun da kurucu üyemiz oldular.
Paul’un aramizdan ayrıldığı gün hayatin fakirlestigini ve eksildigimi iliklerimde hissettim.
Bugün onu düşününce … kaç kisi hayatınızda hiç beklenmedik bir anda bir nefeste W.B. Yeats şiiri döktürür, veya cocuklari eglendirmek için, örneğin Leyla'ya, müthis bir dragon kostümü hazirlar, veya Blues muziginin en önemli sanatçılarından Howling Wolf ve Muddy Waters ile harmonica çalmıştır ?
Derinden etkiledigi insanlardan olan kizim Ayse, gecen Christmas sabahı hastaneye elinde bir muzikli yilbasi agaciyla giderken şunu soyledi: "Paul Amca bize o kadar sihirli anlar yasatti ki, simdi biz de biraz gayret edelim"
Evet, Paul yaşamı boyunca sayısız insana dokundu…bir sihirbaz gibi…
Paul ve Geyvan McMillen’in Sanatla Bütünleşen Hayatlarına Bir Övgü
Yaşama sanatı, insan olma sanatı ve sanat... Attıkları her adımı en sade haliyle sanatla birleştiren ve bunu temas ettikleri herkese derinden hissettiren iki eşsiz insan: Paul ve Geyvan McMillen.
Bugün, hepimizin Bay Paul’ünü anmak için buradayız. Ancak ben size yalnızca bir anma konuşması yapmak istemiyorum. Hayatımın 30 yılında derin bir şekilde yer alan, attığım her yaratıcı adıma, hayal ettiğim her projeye ve fikre samimiyetle değer veren, bana her zaman aile sıcaklığını hissettiren Paul ve Geyvan McMillen’den bahsetmek istiyorum.
Sanat dediğimiz olgunun bedenlenmiş haliydi McMillen ailesi. Onlarla birlikte olduğunuzda kendinizi hayatın karmaşasından uzaklaşıp sade ve huzurlu bir dünyada bulurdunuz. Onların kurduğu her ortam, adeta içinde nefes aldığınız bir sanat eserine dönüşürdü. Beyniniz, onlarla birlikteyken yepyeni fikirlerle dolar ve bu fikirleri hayata geçirmek için bir an önce sabırsızlanarak dünyanıza dönerdiniz. Eminim aramızda bu duyguları benim gibi hisseden çok insan vardır.
Paul McMillen yalnızca bir sanatçı değil, aynı zamanda sanat ve hayatı birleştiren, insanları bir araya getiren bir köprüydü, adeta bir ekosistemdi. Fotoğrafçı, film yönetmeni, kreatif direktör ve bir sanat galerisi kurucusu olarak Türkiye'nin sanat ortamına eşsiz katkılar sundu. Fikirlerini hayata geçirmenin ötesine geçerek, her bir fikrin bağımsız birer ekosisteme dönüşmesini sağladı.
Geyvan McMillen ise duyguları harekete dönüştüren, hareketle şiir yazan bir sanatçıydı. Sanatın ilham veren gücünü, sahnelediği eserleri ve eşsiz vizyonu aracılığıyla hep seyircilerle buluşturdu. Onun zarif adımları, estetikle duygunun birleşimi olarak hafızalarımızda yer etti.
Geyvan McMillen ile 1995 yılının bir Mayıs sabahında tanıştım. Dans stüdyosunda ritmik bir müzik eşliğinde, inanılmaz bir dinamizmle dans dersi veriyordu. Daha doğrusu o dans ediyordu; öğrencileri ise onun gibi olabilmek için deviniyordu. O gün, “İşte ustamı buldum!” dedim ve bir daha peşini bırakmadım.
Bay Paul ile aynı yıl, evlerinde düzenledikleri bir yemek davetinde tanıştım. Yüzünden hiç eksik olmayan o sıcacık gülümsemesi ve o eşsiz İngiliz aksanıyla söylediği “Naber baba?” cümlesiyle bizi karşıladı. İşte o an, Paul McMillen’in sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda kocaman bir kalp olduğunu anladım.
Birlikte dolu dolu geçen otuz yıl... Biz yalnızca dost değil, artık büyük bir aile olmuştuk.
Bay Paul için hayattaki en değerli şey ailesiydi. Eşi Geyvan’a ve kızı Sarah’ya olan sevgisi hiç azalmadı. Sarah onun vazgeçilmeziydi; kızları için her zaman en güzelini istedi ve bunu gerçekleştirmek için son anına kadar çabaladı. Bugün Sarah McMillen, benim hayatımda da özel bir yere sahip olacak. Birlikte onların anısını yaşatmak ve bu mirası geleceğe taşımak için çabalayacağız.
Paul, oğlum Okyanus’un en iyi arkadaşıydı. Onun oyuncak dedesiydi, kurdukları bağ kelimelerin ötesindeydi. Her buluşmalarında kurdukları naif iletişim onlarla birlikte büyümeye devam etti. Bay Paul aslında yalnızca Okyanus’un değil, Leyla’nın, Alp ve Haluk’un ve tüm çocukların en iyi oyun arkadaşıydı, Polada’sı ve oyuncak dedesiydi…Onlarla saatlerce çizgi film izler, sıkılmadan oyun oynardı. İçindeki çocuğu asla kaybetmeyen bir insanın en güzel örneğiydi.
Paul ve Geyvan McMillen, her saniyeyi dolu dolu yaşamanın ve yaşatmanın anlamını bize öğrettiler. Onların eksikliğini her zaman hissedeceğiz. Ancak bize düşen en büyük görev, bu eşsiz yaşam sanatını ve sanatsal miraslarını sürdürmek olacak. Bugün burada, Paul McMillen’i uğurlarken onun ve sevgili Geyvan McMillen’in ardında bıraktığı değerli izleri saygıyla selamlıyoruz.
Güle güle, hepimizin Bay Paul’ü… Seni ve Geyvan’ı sevgiyle ve minnetle anıyoruz.
1987 yılında, profesyonel fotoğrafçılık alanında kullanılan film, baskı kağıdı ve kimyasal maddeler üreten İsviçre merkezli bir firmanın Türkiye şubesinde satış yöneticisi olarak çalışmaya başlamıştım. Firmaya katılmamdan kısa süre önce RPM ile reklam hizmetleri sözleşmesi yapılmıştı. Küçük bütçemize rağmen markamız ILFORD’un evrensel fotoğraf kültürü içindeki kült konumu nedeniyle, toplantılarımızda büyük bir heyecan ve ilgiyle karşılanıyorduk. Bay Paul ve Sayın Füsun Gençsü ile o tarihlerde tanıştım. Bay Paul’un aynı zamanda uç noktalarda yetkinliğe sahip bir fotoğrafçı olduğunu da bu sayede öğrenmiştim.
Onunla sadece birkaç dakika geçirdikten sonra karizmasından, hitabetinden, çok eksenli, zekice muzip ve derin söyleminden etkilenmemek mümkün değildi. En önde fotoğraf olmak üzere sanatın her alanına dair rafine ve özümsenmiş bir birikime sahip olduğu belliydi; ancak bu niteliğini, muhatabına üstünlük kurmak için kullanmıyor, aksine sizi ustalıkla yanına, kendi seviyesine çekiyordu. Paul Mc Millen, itiraf etmeliyim ki, benim olmak istediğim adamdı. Ajans toplantılarını iple çekiyordum, onunla karşılaşmak, fotoğrafçılığa dair konuşmak, öğrenmek, ona olan hayranlığımın tadını çıkartmak için.
Sonraki yıllarda, 90’larda ben beyaz yakalı olmaktan vazgeçip bu defa fotoğrafçı ve kültür emekçisi kimliğimle sahaya girdiğimde, Pamukbank Fotoğraf Galerisi çatısı altında, beni ve Nazif Topçuoğlu’yu danışma kurulu üyesi olmaya davet etmesiyle tekrar bir araya geldik. Bay Paul’un galeriyi yönetme biçimi, oluşturduğu sergiler dizgesi, sergilere eşlik eden yayın ve etkinlikler, Türkiye’de fotoğraf sanatının gerektiği şekilde ele alınması ve kurumlaşmasında atılmış çok önemli adımlardır.
Birkaç gün önce, geçmişte Geniş Açı fotoğraf kültürü dergisini yayımlayan ekip, Serdar Darendeliler ve Refik Akyüz, 2003 yılında Elif Küçüksayraç ile birlikte gerçekleştirdiğimiz Paul Mc Millen söyleşisini paylaştılar. Manifesto niteliğindeki bu konuşmayı henüz okumamış olanların mutlaka okumasını öneriyorum. Çok önemli tespitler, öncü fikirler, örnek teşkil edecek tutum ilkeleri var. Üstelik bunlar bir fotoğrafa nasıl imza atılması gerektiği kadar basit konulardan, bir kavganın nasıl samimiyetle gerçekleşmesi gerektiği gibi etik/felsefi konulara uzanan zengin ve sürükleyici bir yelpaze içinde.
Bay Paul’un vizyonunu göstermesi açısından, konuşmadan bir alıntı yapacağım. 2003 yılında olduğumuzu hatırlayalım:
“…Fotoğraf nihai şeklini almadı henüz. Neden beni heyecanlandırıyor biliyor musunuz? Çünkü hangi teknoloji çıksa fotoğraf oraya oturuyor. Yani, kimya ile çıktı, dijitale döndü, şimdi bir ihtimal yakında radyo yayını gibi fotoğraf yayını olacak…”
Instagram 2010 yılında doğdu.
Bay Paul Türkiye’de fotoğraf kültürünün olgunlaşmasına birçok farklı şekilde katkıda bulundu. Eğitici, sanatçı, fotoğrafçı, sanat yönetmeni, galerici, koleksiyoner, eleştirmen kimlikleri taşıdı. Onun hassasiyetlerini özümseyen ve kilit noktalara yerleşen bireyler yetiştirdi.
Onu her zaman şıklığı, neşesi, özenle seçtiği çoğu kez eski Türkçe kelimelerle süslediği ve karşı konulmaz sağlamlıkta bir akıl yürütme ile ilerlettiği konuşmalarıyla hatırlayacağım. Onu tanıma fırsatı bulan çoğu çağdaşı gibi minnettarım ve onun erdemlerini sonraki kuşaklara aktarmayı görev biliyorum.
Hoşçakalın Bay Paul.
80’li yılların başında Paul ile tanıştığımızda ben yeni yetme bir reklamcı, o ise kısa sürede ünlenmiş bir fotoğrafçı ve yönetmendi. Aramızdaki yaş farkının sadece bir kaç yaş olduğunu düşünmüştüm. Cin gibi zeki bir adam, samimi, hoş sohbet -üstelik Türkçe- espirili, kültürlü.
Paul, Füsunla birlikte RPM’yi kurdukları andan itibaren farklılığını ortaya koydu: Pamukbank, Vitra, Selpak, Solo, Okey, Osmanlı Bankası, Bridgestone, Artema, DHL (ve burada sayamayacağım kadar çok marka) için yaptıkları kampanyalar hem hala hatırlanacak kadar başarılı oldu hem de Kristal elma yarışmalarında ödüllendirildi. RPM kısa sürede muteber ajansların arasına katıldı. Ve bir ekol oldu, onlarca stratejist, reklam yazarı, art direktör orada yetişti ve parladı.
Yıllar içinde, Kristal Elma jürilerinde ya da çeşitli toplantılarda görüştüğümüzde birbirimizi övmekten çekinmezdik, hatta beğendiğimiz bir kampanya için telefon açıp birbirimizi tebrik ederdik. Bu platonik ilişki:) 2009 yılına kadar sürdü. Önce 2010 İstanbul Kültür Başkenti tanıtım konkuruna RPM ve Ultra olarak girdik. Kazandık ve bir yıl dolmadan ajansları UltraRPM adı altında birleştirdik.
Ben hiç ustam olmadan mesleğe başlamıştım. Yıllar sonra bir söyleşide bana hiç ustam olup olmadığı soruldu. Yanında çalıştığım bir ustam hiç olmamıştı ama verdiğim cevap mealen şöyleydi: ‘Atilla Aksoy, Bülent Korman ve Paul McMillen, onlar farkında olmasa da benim ustalarım oldu’. Bu üç insanın ortak özellikleri, sonsuz merak duygusu, zeka, komedi duygusu, nüktedanlık, sanat görgüsü, müzik bilgisi, yazı ustalığı, derin bir entelektüel birikim, gusto ve en önemlisi nezaket ve hakkaniyet duygusu. Üstelik Paul’da bunların iki fazlası vardı, iyi bir fotoğrafçı ve reklam filmi yönetmeniydi.
Paul tüm bu değerlerin yarattığı bir ‘adman’ idi. Ona emanet edilen bir markanın hedef kitle analizinden iletişim stratejisine, iletişim üslubundan görsel dünyasına kadar, düşünme, yaratma, brief verme, fikirleri objektif değerlendirme, mükemmel uygulanmasını sağlama gibi az insanda bulunacak bir yeteneğe sahipti. Onun için reklamcılık markanın itibarını her şeyin önünde tutmak, üstelik bu itibar uğruna müşteri kaybetmeyi göze almak demekti.
Evet Paul egosu yüksek ve elitist bir adamdı. Genel olarak sanılanın aksine ikisi de iyi şeylerdir ve kuvvetli bir kişilik için elzemdir. Kötü olan şey aroganlıktır. Paul’da kibirden eser yoktu, evet zaman zaman sarkastik olabiliyordu ama ben o sarkazmın insanlık yararına olduğunu düşünüyorum.
İnsanın kendisi ile ilgili bir imgesinin olduğunu düşünürüm. Yaş ilerledikçe değişse de bu imge o anki gerçek görüntüden aşağı yukarı 10 yıl önceki bir görüntüdür. Yani benim kafamdaki ben, sizin şu anki gördüğünüzden farklı. Paul’ün bendeki imgesi ise 2000’li yıllarda Bill’s reklamı için mankenlik yaptığı beyaz gömlekli fotoğrafı. Ve hep öyle kalacak.
Paul'u birkaç kelimeyle özetlemek mümkün değil. Onu tanımanız gerekir. O, hani şu ilginç hikayelerden biri gibiydi – orada değilseniz anlamazdınız.
Yaptığı her şeyde nadir görülecek bir azim, odaklanma ve amaç vardı. Güçlü ve tevazu sahibiydi. Paul, her zaman insanların ve hemen hemen her konunun özünü kavrardı.
Her şeye karşı çocuksu bir ilgiye sahip olduğundan, çocuklarla empati ve ilişki kurabilir, onları büyülerdi. Basit şeylerdeki gerçek güzelliği görebilirdi. Ayrıca insanların içindeki iyiliği görürdü ama kötü değerleri olanları da çabucak fark edebilirdi. Aynı zamanda ahlaki bir insandı. Her zaman saygılı, her zaman doğruydu.
Gençlik yıllarımızda, bundan 55 yıl önce, pazarlama ve sanat alanlarında birlikte çalıştık. Sonra coğrafi olarak ayrı yollara gittik ama reklamcılık ve pazarlama alanında aynı yolu takip ettik.
Paul sonraki yıllarda sanata olan ilgimi yeniden ateşledi ve ne yaparsam yapayım yanımda olmaya devam etti. Hala bir ilham kaynağı olarak yanımda. Her zaman olacak. Onunla ilgili en kalıcı anım, aynı zamanda kahkahadır. Canımız yanıncaya kadar gülerdik.
Şimdi yetişkin olan çocuklarım Paul Amcalarını kahkahaları ve getirdiği her şeydeki büyük ölçekle hatırlıyorlar. Eğer dondurma alırsa, devasa kutularda olurdu. Lezzetleri egzotik olurdu. Eğer meyve alırsa, sanki Mars’tan gelmiş gibi görünürdü. Hiçbir şey sıkıcı olamazdı.
Ileri yaşlarımızda bazen bir ya da iki yıl iletişimi kaybederdik, gerçek bir neden olmadan sadece zaman öyle akıp geçtiği için. Sonra birimiz telefonu açtığında veya buluştuğumuzda, sanki bir gün önce görüşmüş gibi yakın olurduk. İşlerimizden, ilgi alanlarımızdan konuşurduk. O bana yeni perspektifler, yeni fikirler verirdi.
Olağanüstü bir insandı. Onu çok sevdim. O, ailemdi. Kardeşimdi. Şimdi başka bir yolculuğa çıktı ama biz yine iletişimde olacağız.
Oscar Wilde, bi̇r adamın kim olduğuna hükmetmek için, onun arkadaşları üzerindeki etkilerine bakmak gerektiğini söyler. Bu akşam Paul'u anma konuşmamın temasını bu söylem oluşturuyor.
Burada bulunanların çoğu, Paul'ün tanrıyla olan i̇li̇şki̇si̇ni̇ anmak i̇çi̇n St. Antuan'da bi̇r ki̇li̇se ayi̇ni̇ne katıldı. İstanbul Modern'deki̇ bu toplantı ise, Paul'ün yaşamını ve çalışmalarını arkadaşlarıyla birlikte kutlamak i̇çi̇n.
Aylin ve ben, 1980'lerde RPM ajansı günleri̇nden beri̇, TÜSİAD projesi i̇le başlayarak Paul'ü tanımaktan mutluluk duyduk. O yetenekli bir reklam ve pazarlama yöneticisi ve danışmanıydı, yetenekli bir grafik tasarımcıydı. Sanata ve tasarıma olan sevgisi estetiğini, muazzam yaratıcılığını ve üretken faaliyetini yönlendiren, çok yetenekli bir sanatçı ve fotoğrafçıydı. Zevkleri ve yetenekleri geniş bir yelpazeye yayılırdı. Örneğin, fırsat bulduğunda satın aldığı Albrecht Dürer baskılarının keskin belirgin çizgilerini severdi. Aynı zamanda, avangard genç sanatçılarla çalışmaktan ve onları desteklemekten büyük bir keyif alırdı.
Ancak benim Paul ile olan bağım son derece kişiseldi ve İrlandalılar olarak paylaştığımız deneyime dayanıyordu. Bugün burada düzenlenen toplantı, bir İrlanda geleneği olan “wake” gibi, Paul'un yaşamını kutlamanın, her birimizin yaşamında Paul’un yer almış olmasının yarattığı sevi̇nci körüklemenin, onunla ilgili düşünceleri̇mi̇zi̇ ve mutlu anılarımızı paylaşmanın bi̇r yolu.
İrlandali oyun yazari ve fi̇lozof George Bernard Shaw bi̇r zamanlar, bi̇r İrlandalı’nın kalbi̇ni̇n sadece hayal gücünden ibaret olduğunu söylemişti. Paul bunun kanıtıydı. Paul her zaman bir kültürel gönderme, dostça bi̇r öneri̇, eleşti̇rel bi̇r bakış ve sıcak bi̇r tutumla sizi karşılardı. Kendi̇si̇yle tanışan veya bi̇rli̇kte çalışan herkesi̇, bi̇lgi̇si̇ne ve (böyle söylememe izin verin) benzersi̇z İrlandali karizmasına hayran bırakırdı. Aylin ve ben, onunla geçi̇rdi̇ği̇mi̇z her anın kıymetini hep bileceğiz. Paul artık aramızda olmayabilir ama üzerimizdeki etkisi hep kalacaktır. Bu gece burada, özelli̇kle Oya ve Bülent ile, ve pek çok diğerleriyle birlikte özenle çalıştığı bu müzede, bu mekanda olmamızdan memnuni̇yet duyacaktır.
İrlandali şai̇rlerden, özelli̇kle de "Famous Seamus" adını taktığı Nobel ödüllü Seamus Heaney'den alıntılar yapmaktan çok hoşlanırdı. Bu gece ise, William Butler Yeats’ten, Yeats'i̇n "beledi̇ye galeri̇si̇" başlıklı şi̇i̇ri̇nden alıntı yapmış olabi̇li̇rdi. Şi̇i̇r şu sözlerle sonlanır: "i̇nsanin zaferi̇ni̇n nerede başlayip nerede bi̇tti̇ği̇ni̇ düşün ve şarkı söyle: beni̇m zaferi̇m böyle dostlarım olmasıydı. "
Ben Paul'ün en sevdi̇ği̇ İrlandali şai̇rlerden bi̇ri̇ olan, oyuncu Daniel Day-Lewis'i̇n babası Cecil Day Lewis'ten alıntı yaparak sonlandıracağım. Bi̇r di̇zesinin sonunda şu sözler yer alır: "Sevgi̇ bırakmakla kanıtlanır". Öyleyse bu gece Paul'u bırakmaktan başka seçeneği̇mi̇z yok. Ama onu olabi̇ldiğince anılarımızda tutacağız ve hatırladığımızda gülümseyeceği̇z.
Elveda Paul ve çok teşekkürler.
Since the moment we lost him, your messages of love and respect for my father have taught me many more things about him that I should be proud of. I am grateful to the hundreds of people who filled the church for his funeral service despite a snow storm, and all those who set out to get there but could not make it. On behalf of the McMillen family, I would also like to thank everyone who supported my father during his illness and helped us with the memorial gatherings, especially Bülent Eczacıbaşı, Tan Temel, Nalan Özkaya, Alex Voorhoeve, İpek Gençsü, Melda Tarlan, Müge Gürkaynak, Ian Foxall, Andrew Foxall, Ross Lovegrove, Cemal Noyan, Kerem Sanlıman, Sermet Tolan and Füsun Gençsü,
With my respects and love,
Sarah McMillen
Good afternoon, I am Paul’s older brother, Derek.
Before I begin, my wife and I would like to express our deepest sympathy to Sarah, Fusun, Serap, Tan and a host of Paul’s friends and business associates. Also, my deep appreciation to all the above and the administrators of this beautiful church for making this event happen today.
I am not an orator, nor a very good writer, but I would like to express some thoughts about the brother I knew and about our childhood.
Paul was born in Belfast, Northern Ireland in 1947, when all of Europe was recovering from World War II. In Belfast, he survived the depression, rationing and destruction. All of which undoubtedly had an effect on the rest of his life. In 1962, our parents took their three sons and emigrated to Staten Island, a suburb of New York City. On Staten Island, Paul completed High School and graduated with a scholarship to The Cooper Union, which was one of the primary fine arts universities in the United States. At Cooper Union, his interest and passion in all forms of artistic expression expanded. He especially loved painting, photography and printing.
Looking at this assembly mourning for Paul, I find comfort in knowing that he touched your life and that you also touched his heart. You came here today because he was a loving son, a supportive brother, a loyal husband, a good father and a wonderful friend.
Paul loved our parents greatly, but as an adult he saw greater employment potential in Europe. After relocating to Turkey, with Geyvan, our parents visited them several times. Our brother, Stephen also travelled to Turkey. Paul’s greatest wish was that our parents and Stephen would relocate to Istanbul. Paul and our brother Stephen were six years apart, but they had much in common. Their love of music, film, books and conversation especially.
Paul and Geyvan complimented each other’s careers. They were loving and supportive of each other, throughout their 50 years of marriage. As a father, Paul loved Sarah and showered her with support and care. I find happiness in knowing that Paul will live in all your memories. He may not have lived a perfect life, but he lived a very good one. I will not delve into his many professional accomplishments, as they are all well known to everyone.
Instead, let me share a few of my recollections of growing up with Paul. Here are a few examples:
I remember playing together in bombed-out houses and air-raid shelters.
I remember Paul at age 5 horsing around with me and jumping down a flight of stairs. The result was a broken arm for Paul and great dismay for our mother.
I remember going hiking with our father and being chased down a mountain by a herd of goats.
I remember going fishing with our father on a boat on Loch Neagh. Then getting lost in a reed forest for hours just before dusk. That was the last time we went fishing on Loch Neagh.
I remember Paul trying his best at sports. Rugby: too rough. Cricket: too boring. Soccer: tolerable. Being asthmatic: a big problem!
I remember Paul giving his jacket to a homeless person during a New York winter and coming home frozen.
I remember Paul being paid to emulate his hero, Paul Butterfield, by playing harmonica in a Blues Band that was playing in a dirty New York City cellar.
The recollection that I appreciated most is that Paul was a wonderful conversationalist and storyteller. He inherited these abilities from our grandmother Sarah and our mother.
I also want to say that Paul adopted Turkey and Turkey adopted Paul. After numerous visits to the U.S. Paul always made it clear when it was time to go home.
Also, to my niece Sarah; my wish for you is to cling to your beautiful memories of your mother and father. And forgive yourself for whatever regrets you might have. Go to the Hebrides and fulfill your and your father’s plan. And Sarah, your cousins Jeffrey and Glenn and their families are saddened by your loss and also extend their sincere love and sympathies.
In conclusion, this is part of an Irish poem Paul and I shared for our mother’s funeral.
Grieve not…
Nor speak of me with tears…
But laugh and talk of me…
As though I were beside you…
I loved you so…
‘Twas Heaven here with you
With Paul, we lost one of the brightest colors in the rainbow that illuminates our lives.
Great friends add joy and flavor to your life, even without words. They brighten your world in dark moments. They broaden your horizons, inspiring you to explore — an exhibition, a film, a book, a piece of music, a new writer or artist. You find yourself jotting down their jokes, anecdotes, or insights… Your perspective on the world shifts a little. Great friends help you find your way when you’re lost. Sometimes neither he realizes it, nor do you...
But a person who knows you very well and can think for you has spoken. A single word from them can spark inspiration, and you embrace a new idea or project with fresh excitement. I know Paul was such a friend to many of you. He certainly was to me. I can only hope he felt the same about me.
He was deeply emotional—like all of us, but perhaps a little more so- although he often hid it behind a sharp sense of humor. When emotions ran high, he could restore composure with just the right dose of wit. I saw him overwhelmed with feeling, even truly angry at times, yet never once did I hear him speak an unkind word.
Just two days after the 1999 Gölcük earthquake, Paul and I, along with our then-CEO, flew by helicopter to visit our production facilities and check on our employees. As we passed over the devastated landscape, I noticed Paul staring silently out the window. “What are you thinking, Paul?” I asked.
He responded with a line from Sting’s famous song: “How fragile we are” he said. Then, lost in thought, he recited the lyrics:
On and on, the rain will fall
Like tears from a star
On and on, the rain will say
How fragile we are.
I tried not to meet his eyes. This was so unlike Paul. Despite his love for poetry and music, I had never heard him recite a poem or lyric. Perhaps that’s why this moment remains so vivid in my memory.
How fragile we are. Indeed. Nothing is permanent—not even friendships that span half a century. Blessed are those who leave a lasting impression. Paul was one of them.
My condolences to all of you whose lives were touched by Paul.
My dear friend, my partner and my comrade of forty years,
Here we are all, paying our respects on your departure; the departure of an exceptional soul.
I dreaded the arrival of this moment since I first heard about your illness. I tried to keep hope in my heart that somehow some miracle cure, some luck in beating the odds, would prove your doctors and their science wrong.
You were way ahead, as always, not only preparing your mind and spirit for the inevitable, but already working on how your loved ones might deal with the aftermath - the wreckage. You had written a poem outlining how we should grieve, without regrets. You had figured out how Sarah might live a happy and fulfilling life after her parents were both gone. You began to re-read the works of Meister Eckhart, William Blake and Julian of Norwich, your spiritual heroes.
After having worked with you elbow to elbow for so long, after having become members of each other’s extended families, helping each other raise our children and bury our elders, navigating the fortunes and misfortunes of life, I got to know you rather well, maybe even too well. I knew how you loved your family and friends, how you enjoyed spoiling them. How you enjoyed meeting new people, wearing well-made clothes, fine perfumes, tasty food and wine. You certainly lived well and never spent a day without learning something new.
Like everyone else who knew you, I admired your creativity, your charm, your wit. You made people feel special, valued. You gave them space where they were allowed to make mistakes. Your hunger for knowledge and beauty was endless and contagious. You felt at home in different cultures, disciplines and artistic conventions. As two of your many favorite poets, Walt Whitman and Bob Dylan would put it, “you contained multitudes”.
During the last few months, however, when I had the duty and the privilege of caring for you in hospital, I witnessed something quite extraordinary.
When you first got your test results, which were basically death warrants, “We are now in God’s hands, so I am at peace” you texted me.
In your hospital bed, when you heard about Geyvan’s passing, you wiped your tears and started praying for her. This was a month after your 50th wedding anniversary and your devastating diagnosis. It was an ordeal that would break the spirit of most human beings. It did not break yours. Your courage and strength never faltered, not for one moment.
When your doctor advised you should now “put your affairs in order”, “I have packed my bags and I am ready to meet my Maker” you replied, in complete acceptance.
Something less well known about you, of course, was your absolute and unwavering faith in God. This faith had nothing to do with the fear of God, or salvation, or convention. You were, after all, a child of modernity, educated in a civilization where God was declared dead and science and reason reigned supreme. You knew enough about science and reason; you were an avid reader, with a curious mind constantly following what was current or next. You had read about the black holes, the Hadron Collider, the ever expanding universe, and all that.
Yet, you elected to put your faith in God. This was your deliberately chosen, well examined and articulated way of conducting your life. You found poetry in the teachings of Christ. “In the absence of a better guide…” you would say. You let him lead the way you lived and loved. Your faith and your art were intimately connected. They were “what made you who you were”, but you never wore them on your wrist - you kept them to yourself, private.
Your faith was a spiritual, aesthetic and intellectual choice that eventually made all the difference. It not only guided you through your exemplary life but also through your fearless walk towards its end.
I am grateful to God for not letting you suffer for long and I hope that you find peace and glory in His eternal kingdom.
The Lord is my shepherd; I shall not want.
He maketh me to lie down in green pastures:
he leadeth me beside the still waters.
He restoreth my soul:
he leadeth me in the paths of righteousness for his name’s sake.
Yea, though I walk through the valley of the shadow of death,
I will fear no evil: for thou art with me;
thy rod and thy staff they comfort me.
Thou preparest a table before me in the presence of mine enemies:
thou anointest my head with oil; my cup runneth over.
Surely goodness and mercy shall follow me all the days of my life:
and I will dwell in the house of the Lord forever.
We could have held Paul's memorial meeting anywhere associated with Eczacıbaşı: Kanyon, Bozüyük Vitra factory, Sanipak Yalova plant, İKSV, TÜSİAD, TESEV, IEIS... There is hardly a place that Paul did not touch in the almost fifty years we worked together.
There are two sentences that best describe his relationship with our organization. The first is “The man who told us about us...”, which was written on the screens as we celebrated the fortieth anniversary of working together, in 2018. He was indeed the person who understood and explained Eczacıbaşı the best: To the outside world, to the public, to us, to ourselves... And with what language, what visuals, what stories! With Paul, we lost both a dear friend and a mirror that shows us who we are.
My friend Deniz Kirazcı wrote one of the most beautiful sentences in his condolence message: “A few people have passed through our lives who had no other concern but to find what suited Eczacıbaşı’s class. Paul was one of them, and he was always the best at finding it!” says Deniz.
But I think we are having the meeting in the right place: Istanbul Modern. This is a place for artists, designers, photographers, creative people... In addition to being the inventor of its name Istanbul Modern, Paul was a founding board member, designed the institution's identity, and served on the board of trustees.
Because he was out of Turkey for a long time, he had not seen the new building until two and a half years ago. We met one evening, the building had not yet opened. We toured the entrance and exterior of the building, then had dinner at a nearby restaurant and talked about our memories from the museum's founding days. He saw Istanbul Modern as one of the greatest miracles that had happened in Turkey in recent times. “Ms. Oya (‘Oya Hanim’!) performed a miracle,” he said. I reminded him of his own contributions, and he laughed it off, as usual.
Paul's influences on me were many and profound. For example, he was the one who put the idea of writing a book in my head. Years ago, on the plane on the way back from Munich after visiting the Bulthaup company, he said to me, “You should definitely, definitely write a book about your experiences”.
After I published my first book, I told him, “Look, I did what you said, now it's your turn.” When I realized that he wasn't writing, I suggested that he collect his pencil drawings in a book. He said neither yes nor no, I don't know if he had it in mind, but it didn't happen...
Where Paul is, there are no frowns. There are smiling people, smiling faces. I bet that when you recall a memory of him, you will smile. And a meeting in Paul's memory should not end with sad faces.
As I was thinking about what to say to you, the question came to me, “If I had to choose one image out of the many that Paul left to us and that have stayed with me, what would it be?” Paul produced countless visual materials for us - logos, photographs, press ads, billboards, TV commercials... I closed my eyes and asked myself, “which one of these would I put at number one?” Of course, the most beautiful photograph of my father Nejat Eczacıbaşı, which he took and which we have been using everywhere for years, is one of the most valuable images Paul gave us. But I chose a different image, an image that none of you have seen, and I think no one has seen except me...
Let me tell you the story first. Towards the end of 1981, Oya and I had started our wedding preparations. Of course, the design of the wedding invitation was on the agenda. And of course Paul was going to do the design. He brought me a sketch. Unfortunately, I don't have the sketch he brought me. But I had ChatGPT draw the image that I remembered, the image that never left my memory, and I'll show it to you. This was going to be the cover of the invitation.
I loved the idea, but after thinking about it for a long time, I decided we couldn't use it. The invitation was going to go to a few hundred people, maybe some of them knew that Oya and I had met thanks to our common enthusiasm for horse riding, but there were undoubtedly many more who didn't know, and they wouldn't get the joke at all. I still regret that I didn't frame and keep the sketch Paul brought that day. How wonderful it is to be able to put a smile on a friend's face with a joke they will remember for a lifetime...
Paul is no longer with us, but the traces he left on us and our institutions will never be erased. At least as long as Eczacıbaşı and Istanbul Modern exist, Paul will always be with us.
My condolences to all of you.
It is so hard to talk about some topics. Especially when you have never thought you would talk about the death of a loved one and doing so makes you feel the pain of a dagger stuck in your body.
In April 1989, while working in a textile factory in Söke, I came to Istanbul for training by the Ministry of Trade. I called my classmate Füsun, whom I hadn’t seen for a long time, and went to RPM-Radar in Aziziye Palas in Teşvikiye at that time. In the middle of our conversation, a fireball in a striped gray Armani suit entered the room. "My partner Paul", said Füsun. Paul or “Mr. Paul” said a few polite words and gave me a “charm offensive” and then went to his room.
Of course, at that time, I had no idea how much it would affect my life, or even change the course of my life. Months later, when I bought a copy of ‘Interview’ magazine published by Necla Zarakol from a newsstand, I met Paul McMillen for the second time. What he said was very interesting and apparently I had met a truly exceptional man in April, or a genius.
We are fulfilling a duty after a friend, companion, creative partner and source of inspiration who touched, influenced and even changed the lives of everyone gathered here in different ways, at different times and for different reasons. Actually, duty is not the right word. Because we did not come together at anyone's request, under anyone's pressure, due to any rules or obligations. We are here so that saying goodbye to a loved one would be a worthy farewell to their life, their perspective on life and their relationship with life, and to do it like Paul would have.
As he said in that interview, doing something like Paul meant escaping from being banal in life and at work, especially at work. It meant fighting the mediocre, searching for the good and the better. After Paul left us, the presence of this drive was always felt in the testimonies of his colleagues/friends who expressed their feelings, shared their experiences of how he contributed to their careers.
As you know, living like Paul also means sanctifying life, enjoying and making the most of every moment. As he often repeated, “living well was the ultimate revenge”. For this very reason, the final farewell should not be shaped by mourning, shouting, crying but by celebrating his life with enthusiasm. The Irish, half-pagan, half-Christian tradition of “wake” was the tradition that guided me when saying goodbye to this Irishman among us who was in love with Turkey. As far as I could manage. According to that tradition, instead of feeling sad about the departed, celebrating the life he lived was the real indicator of love and respect for him.
Being with Paul, starting a conversation with him was like sitting at several banquet tables simultaneously. Even if you didn’t understand how you jumped from one topic to another you would be surrounded with a sense of deep pleasure at the end of the conversation. Of course, you would have gotten yourself into trouble. Because in the following days, from art to politics; you wanted to reflect on a series of topics, from how to surf the waves of life to how to smoke a cigar; from the meaning of a movie to how to make fun of yourself; to what Paul had to say about the Black Panthers or Samuel Becket.
The essence of the matter was that Paul was a constantly influencing, inspiring and motivating energy ball. He was also the epitome of good and enjoyable living. Despite his great social skills and generous sharing of his time, he was actually someone who was fond of his own private space and protected it.
About three years after we met, when I joined the RPM-Radar staff to publish Görüş magazine, I had the opportunity to get to know Paul better and get closer to him both at work and in my private/social life. He was incredibly meticulous at work, and when the time came, he was tough. He was open to new ideas, did not hesitate to make room for the talents working with him, read magazines about his profession and almost every subject in the world, constantly expanded his horizons and shared what he learned.
We ate delicious meals together, had a good time, and he introduced me to new tastes. We also delved into topics that we would not talk about with others, and I always felt that I was enriched by every conversation and every togetherness. Since I do not understand art enough to evaluate his paintings, sculptures and other works of art, I would not have much to say. But his photographs always told me a lot. I would love to be able to capture what his eyes could see or what he could see through the lens, the depth he captured.
When I went to his room in the hospital on December 25, 2024, the anniversary of the birth of Jesus Christ, we had a long conversation. Or rather, he talked and I listened. He was angry about the political developments in the world. He believed that we could only get out of the crisis we were struggling with through art. He told me, with his usual enthusiasm, what developments were happening in the field of art, how they could contribute to overcoming the crisis, and what he wanted to do, mostly in English and occasionally in Turkish. I felt like I had been hit by a meteor shower.
That day, I understood once again, and never to be forgotten, why I loved Paul so much, why I admired him, why he had always been a touchstone for me. I remembered the quote chosen as the title of that particular interview. “If you’re going to dance with the devil, bribe the violinist.” I felt sad, wishing he hadn’t forgotten to give the bribe.
I would like to bid farewell to Paul with the words of Octavio Paz, the Mexican poet and thinker I know he loved: “One of the oldest and simplest manifestations of the will to live is art. When man learned that he was mortal, the first thing he did was to erect a grave. Art began with the consciousness of death… Every sculpture, every painting, every poem, every song is a form animated by the will to survive against time and its erosions. The moment we live always wants to be saved, to be transformed into stone, drawing, color, sound, word.”
As I conclude, I would like to say a couple of words about three women in Paul’s life whom I have known. Sarah, I know how much your father loved you because I have witnessed it. The people here are also part of his legacy to you; it is a precious legacy, so please know that. His loyalty and love for Geyvan was something far beyond what I have known. Therefore, I bow before her with respect. And I have seen how deep a friendship could be in the relationship between Füsun and Paul.
Thank you.
Dear Paul and his wife Geyvan entered my life thanks to our daughters.
Their daughter Sarah and my daughter Ayşe were buddies in their strollers along the Baltalimanı coast, and when it was time to part, they cried out so loudly that the mothers—and later the fathers—had to meet.
Over the 40-plus years that have passed since, this acquaintance blossomed into a great friendship, and we shared many unforgettable memories and experiences.
In 1985, I was elected president of DHKD (Association for the Protection of Nature). Paul, Geyvan, and Paul’s valuable partner Füsun became some of our first members, and they have never failed to assist us in communication, nature conservation campaigns, and resource developmen
Paul had a deep knowledge and concern about the future of nature and our planet, which often surprised me. Moreover, he had an incredible activist spirit.
In his youth in the UK, he was one of the directors of a non-governmental organization called Friends of the Earth (FOE). He once happily shared his favorite campaign with us: At that time, fur fashion was sweeping through Europe... In order to protest fur coats that were being sold in the famous Harrods store windows in London, they had smeared the store windows with gallons of blood they had obtained from a slaughterhouse. The blood had flowed all the way to the sidewalks. I believe we all know who the mastermind behind this campaign was, which exposed the cruelty behind the fur trade…
If we go back to 1986-87, we were able to rent a small, damp apartment in Etiler with the annual rent paid by one of our members, but we had no furniture or money to furnish it. The solution came from Paul and Füsun. They said, "Invite your members and all your friends for tea, and we’ll prepare a presentation for them." Soon after, several large visual sketches arrived from RPM: one for a wardrobe, one for a table, chair sketches, a typewriter, a stove drawing, kitchenware, and posters featuring drawings of money... and they were immediately hung on the walls. Thanks to this simple and inexpensive strategy, our needs were met by those who came that day... thus, our first fund-raising event was successfully completed.
In the following years, RPM Radar grew, and they achieved great success... We too grew and worked on important projects to protect Turkey's nature... In the meantime, we became WWF Turkey. Paul and Füsun became our founding members.
The day Paul left us, I felt life had become poorer, and I felt a loss deep in my bones.
Today, when I think of him… how many people in your life, unexpectedly, in an instant, would recite a W.B. Yeats poem in a single breath, or, for example, create an amazing dragon costume to entertain children, like the one for Leyla, or play harmonica with some of the greatest Blues artists, Howling Wolf and Muddy Waters?
My daughter Ayşe, deeply affected by him, said this as she walked to the hospital on Christmas morning, holding a musical Christmas tree:
"Uncle Paul gave us so many magical moments that now we should try a little too."
Yes, Paul touched countless lives during his life... like a magician...
Where to begin? Totally unprepared. Because you have to be unprepared with Paul, who I refer to as Bro, because he was my brother.
First of all, I'd like to thank my friends and the family, for all the support they gave me years ago via Bro, which I will talk about, but also for being supportive of this. I mean, it's really appropriate that we celebrate Paul McMillen’s life here, amongst true friends. Friends who are in the arts and who are cultured people. You know, in my profession, art is the ultimate salvation because the rest is so complicated, dealing with business and all of these things which are often formulaic. Art is not formulaic. It's something which you are gifted with. So, here we go. By the way, I'm not deeply religious. I wear this because this is Welsh gold and I wore it at my wedding where Paul was my best man. So, he's Irish, I'm Welsh, which means we're Celtic and we're tough. We don't put up with anything, right. So, we can talk about that too. Because he might have been a softie, but you wouldn't want to mess with him. He had biceps that were like unreal. So, yeah. And he always used to say to me before I started, you make a man weak and you kill him. And that resonates with me every day of my life. Because if you don't feel capable, I'm talking about as a man, I don't mean that in any chauvinistic way, but it means you can't protect everybody. You can’t look after the gathering, your tribe. You need to be strong. So, that's what it took Bro in the end, was his illness. Was this just sort of weak thing... Anyway, he used to pick up the phone with me and not with anybody else. And I need to get my face right for this. Because Paul had this sort of facial expression where I would call him and he would go “Hello!” and I swear, I'd laugh for five or ten minutes. I couldn't get my breath. Right to the end. So, it was like he was a chipmunk meets the tiniest mouse who gives peace. But I knew he wasn't like that. So, it's this really funny side to him which I love. So, it goes like this. I get a phone call one day in my studio and my secretary says “There's a call from Istanbul”. And of course, you all know Istanbul. Istanbul is one of the greatest cities on earth. And it has great people. So, I thought “Istanbul, wow”. And when you're a designer, where you work all over the world, that's the gift you get back. The fact that you can work around the world and meet incredible people. So, Istanbul. But this Irishman comes on the phone. I couldn't put it together. He said, “Oh”, he didn't say, “Hello!”, he said “I work with Vitra and we've identified you as a designer and we'd love to work with you and your style and whatever”. And I said, “Well, what do you want to do?” He said, “Oh, we want to make a bathroom with you”. I said, “What do you mean, a bathroom?” I said, “What's VitrA doing making bathrooms? That doesn't sound right to me, because I got the wrong Vitra, it was the other VitrA, which I learned came second, by the way, because VitrA here means vitreous, whereas the other one is vitrine. So vitreous is the sincere origin of it. So, and I don't forget these things. So anyway, we talked for one and a half hours. Until I said to him, “Who's paying for this phone call?” because I forgot who started all of it. And we talked about Henry Moore. We talked about the great sculptors of life. We talked about, it was like entering a universe of meeting somebody who you don't know what they look like, but they actually give so much through themselves. And I thought to myself, after that call, I thought, “I'm going to work with VitrA, whatever happens”. And I'm not talking about money, I'm not talking about anything. I'm just talking about the fact that you can enter into this culture, you can support a culture. And you get something really out of that. So yeah, Paul supported me through that. And it brought me here pretty much every month for about nine years. That's why I speak such good Turkish. Yeah. Anyway. So right, we had a lot in common, not only because of our Celtic roots, it's just that I think what I recognize, and I've met a lot of people, I recognized in Paul somebody who was polymathic. He had this incredible broad spectrum to him. He could talk about anything. He had this deep mind knowledge. And I saw that as an education, so I used to call him my oracle, because if anything went wrong in my private life, he was there. If anything went wrong in my professional life, he was there. So it's not about me, it's about Paul. Now, I remember when we first met, when I came to Istanbul. Remember, he’s a very funny man. You can be smart, but you can't be intelligent. But Paul was smart and intelligent. So that's a nice one. So, very funny. Very, very funny. So you’ve got these two guys and we're having sushi or something and he says, “Tell me a joke”. I said, “Are you serious?” I said, “I don't want to lose this job”. He said, “Well, tell me a joke”. Because that was the way of weighing me up. That was my interview. So I said, okay. I said, Englishman, Welshman, and an Irishman decide that they're going to walk across the desert. Because the English always think the Irish are a little bit thick. But they're not, they are just tough. So I say, the Englishman, the Welshman, and the Irishman are going to cross the desert so they can take something with them to survive. So the Englishman, who's very smart, says, I'm going to carry water. I'm going to cover my body with water bottles and I'm going to survive. I'm going to take water. The Welshman says, I'm going to take an umbrella. I'm going to keep the sun off. And that will keep you cool. And the Irishman says, oh, no, no. He says, I'm going to take a car door. A door of a car. Why? He said, because if it gets too hot, I can wind the window down a little bit to get the air in. And Paul said, no, no. I wouldn't do that. I'd take two car doors because if the wind direction changes… He was always, always lovely like that. So I had the great privilege with Fusun, who I'd like to thank because my god, that woman has gone through very difficult six months looking after Geyvan and dealing with everything. And I had the privilege of spending time in hospital a few weeks ago. And Paul never threw out a word that had any meaning. I mean, this man was so sophisticated. Incredible that you know…. And creativity, from where I come from, is a working class phenomenon. It's when you have it, that you fight. You've got nothing to lose. That's David Bowie, anybody. They come from nothing. And they have to have a form of self-realization. And self-realization is very difficult at any level. Because you might not have the confidence. You think, why me? You can't leave anybody by your heart. It's really tough making that decision to be creative because it's not mainstream. And Paul was somebody who had these incredible layers, these dimensions to him. He was a force of nature. But he had this ability to sort of, it wasn't just any old Rembrandt print. It was a Rembrandt print from that particular date and that particular plate, made in that particular subject. And it was the same with Blake and so on. And these, by the way, are second or tertiary phase discoveries. They're not common discoveries of artists. They are rich. It's like fine wine. They're very deep. And I learned so much from Paul. I'm pissed off in a really Monty Python kind of way. Because we're supposed to have another ten years hanging out and discovering and we have projects in mind. So on a happy note, I'd like to just reach out to anybody here who's friends with Paul. We have a legacy here in Paul McMillen in his art and his photography and other aspects. And we need to find a way to celebrate that. I am not with Fusun just go to London and pack it all up and put it in storage for nobody to see. We need to find a way together to show that to people. Because that is the real man. You know, when you produce art, it's not like doing an advert for a brand or something. You have to decide what it is that is actually you. And without being authentic, you cannot be loved or give love. Love is everything.
The art of living, the art of being human, and art itself... Two unique individuals who combined every step they took with art in its simplest form, and deeply made everyone they encountered feel it: Paul and Geyvan McMillen. Today, we are here to honor our dear Mr. Paul. However, I don’t just want to give a memorial speech. I want to talk about Paul and Geyvan McMillen, who have been deeply involved in my life for 30 years, who have sincerely valued every creative step I’ve taken, every project and idea I’ve dreamed of, and who have always made me feel the warmth of family.
The McMillen family was the embodiment of the concept we call art. When you were with them, you would find yourself escaping the chaos of life and entering a simple, peaceful world. Every environment they created turned into a living artwork that you could breathe in. Your mind would fill with brand new ideas when you were with them, and you’d eagerly return to bring those ideas to life. I’m sure many people feel the same way I do.
Paul McMillen was not just an artist, but a bridge who removed the boundaries of art and brought people together—he was almost like an ecosystem. As a photographer, film director, creative director, and the founder of an art gallery, he made unique contributions to Turkey’s art scene. He went beyond bringing his ideas to life, transforming them into an entire ecosystem.
Geyvan McMillen was an artist who turned emotions into action, who wrote poetry with movement. She always brought the inspiring power of art to the audience with her works and guidance. Her graceful steps, the combination of aesthetics and emotion, remain etched in our memories. I met Geyvan McMillen on a May morning in 1995. She was teaching a dance class with incredible dynamism to rhythmic music. Or rather, she was dancing, and her students were moving to become like her. That day, I thought, “Here’s my master!” and I never left her side again.
I met Mr. Paul the same year at a dinner they hosted at their home. He greeted us with his ever-present warm smile and, with his unique Irish accent, said, "Naber baba?" ("What's up, dad?"). That moment made me realize that Paul McMillen was not just an artist, but also a person with a huge heart. Thirty full years together... We were not just friends, but we had become a great family.
For Mr. Paul, the most valuable thing in life was his family. His love for his wife Geyvan and daughter Sarah never wavered. Sarah was indispensable to him; he always wanted the best for his daughter and worked hard until his last moments to make this happen. Today, Sarah McMillen will also have a special place in my life. Together, we will strive to keep Paul and Geyvan’s memory alive and carry their legacy on into the future.
Paul was my son Okyanus's best friend. He was like his grandfather who played with toys together. The bond they established was beyond words. The naive communication they established at every time they met continued to grow. Mr. Paul was actually the best playmate, ‘Polada’ and like a grandfather, not only to Okyanus but also to Leyla, Alp and Haluk and to all the children... He would watch cartoons with them for hours and play games without getting bored. He was the best example of a person who never lost his inner child.
Paul and Geyvan McMillen taught us the meaning of living and making every second count. We will always feel their absence. However, our greatest duty will be to continue this unique art of living and their artistic legacy. Today, as we bid farewell to Paul McMillen, we respectfully salute the valuable impact that he and our beloved Geyvan McMillen left behind.
Goodbye, our beloved Mr. Paul… We will always remember you and Geyvan with love and gratitude.
In 1987, I began working as a sales manager at the Turkish branch of a Switzerland-based company that produced film, printing paper, and chemicals used in professional photography. Shortly before I joined the company, an advertising services contract had been signed with RPM. Despite our small budget, our brand, ILFORD, was welcomed with great excitement and interest in our meetings, thanks to its prominent position in global photographic culture.
It was during this time that I met Mr. Paul and Ms. Füsun Gençsü. I also learned that Mr. Paul was an exceptionally skilled photographer, particularly in niche areas. After spending just a few minutes with him, it was impossible not to be impressed by his charisma, eloquence, and his multifaceted, cleverly witty, and profound discourse. It was clear that he had a refined and deep understanding of art in every field, especially photography; however, he didn’t use this quality to assert superiority over others. Instead, he skillfully brought you to his level, engaging you with his expertise. Paul Mc Millen, I must admit, was the person I wanted to become. I eagerly anticipated agency meetings, looking forward to meeting him, discussing photography, learning, and savoring my admiration for him.
In the following years, during the 90s, when I abandoned my white-collar job and entered the field as a photographer and cultural worker, we reunited under the roof of the Pamukbank Photography Gallery, where he invited me and Nazif Topçuoğlu to become advisory board members. Mr. Paul’s approach to managing the gallery, his series of exhibitions, the publications and events accompanying these exhibitions, were crucial steps in ensuring that photography as an art form was treated appropriately and institutionalized in Turkey.
A few days ago, the team behind the past Geniş Açı photography culture magazine, including Serdar Darendeliler and Refik Akyüz, shared the interview we conducted with Paul Mc Millen in 2003, which was also attended by Elif Küçüksayraç. I strongly recommend reading this manifesto-like conversation if you haven't already. It offers essential insights, pioneering ideas, and exemplary principles. These range from simple topics, like how to sign a photograph, to ethical and philosophical matters, such as how an argument should be conducted with sincerity, creating a rich and captivating spectrum of discussion.
To illustrate Mr. Paul's vision, I will share an excerpt from the conversation. Let’s remember, it was 2003:
"...Photography has not yet taken its final form. Do you know why it excites me? Because whatever technology emerges, photography adapts to it. It started with chemicals, moved to digital, and now, perhaps soon, there will be something like radio broadcast photography..."
Instagram was born in 2010.
Mr. Paul contributed to the maturation of photographic culture in Turkey in many different ways. He took on roles as an educator, artist, photographer, art director, gallery owner, collector, and critic. He trained individuals who absorbed his sensitivities and positioned themselves at key points.
I will always remember him for his elegance, cheerfulness, the carefully selected Turkish words, often in old Turkish, that he embellished his speech with, and the robust reasoning with which he advanced his ideas.
Like many of his contemporaries who had the chance to know him, I am grateful, and I consider it my duty to pass on his virtues to the next generations.
Goodbye, Mr. Paul.
In the early 1980s, when I met Paul, I was a young advertising professional, and he was a photographer and director who had quickly gained fame. I thought the age difference between us was only a few years. He was a sharp, intelligent man, sincere, a good conversationalist—speaking Turkish, with a sense of humor and cultured.
From the moment Paul and Füsun founded RPM, they showcased their uniqueness: the campaigns they created for Pamukbank, Vitra, Selpak, Solo, Okey, Osmanlı Bankası, Bridgestone, Artema, DHL (and many others I can't name) were successful enough to be remembered, and they won awards at the Crystal Apple competitions. RPM quickly became one of the respected agencies, and it became a school where dozens of strategists, copywriters, and art directors grew and shone.
Over the years, when we met at Crystal Apple juries or various meetings, we wouldn't hesitate to compliment each other. We would even call each other to congratulate on a campaign we liked. This platonic relationship continued until 2009. Then in 2010, we entered the Istanbul Cultural Capital promotional competition with RPM and Ultra. We won, and within a year, we merged the agencies under the name UltraRPM.
I had started my career without a master. Years later, I was asked in an interview whether I had a master. I hadn't had a master I worked directly with, but my answer was roughly this: "Atilla Aksoy, Bülent Korman, and Paul McMillen, though they may not have known it, were my masters"
These three people shared common traits: a sense of endless curiosity, intelligence, a sense of humor, wit, artistic sense, knowledge of music, writing mastery, deep intellectual accumulation, taste, and most importantly, a sense of politeness and fairness. And Paul had two more things: he was a great photographer and a commercial film director.
Paul was an Adman created by all these values. He had a rare talent that few possess: from target audience analysis to communication strategy, from communication style to the visual world of a brand entrusted to him. He could think, create, give briefs, objectively evaluate ideas, and ensure their flawless execution. For him, advertising meant placing a brand’s reputation above everything, even being willing to lose a client for the sake of that reputation.
Yes, Paul had a high ego and was elitist. Contrary to what is generally assumed, both are good things and essential for a strong personality. What is bad is arrogance. Paul had no trace of arrogance; yes, he could be sarcastic at times, but I believe that sarcasm was in the service of humanity.
I believe that a person has an image of themselves. Although it changes as we age, this image is generally from around 10 years ago, not the current reflection we see. In other words, the image of myself in my mind is different from the version you see now.
The image of Paul in my mind is from the 2000s, when he modeled in a white shirt for Bill’s advertisement. And that’s how it will always remain.
Oscar Wilde said “you can judge a man by the effects he has on his friends”. This is the theme of my small tribute to paul tonight.
Many of us just attended a church service at St. Antuan, commemorating Paul’s relation with his god. This gathering here at the istanbul modern is to celebrate his life and work with his friends.
Aylin and I had the pleasure of knowing Paul since his RPM Agency days in the 1980’s, starting with his work with TUSIAD. He was a skilled advertising + marketing executive and advisor, a gifted graphic designer, a multi-talented artist and photographer whose love for art and design drove his aesthetic, his immense creativity and prolific activity. His tastes and abilities ranged broadly. For example, he loved the precision of albrecht dürer prints which he collected when he could. Simultaneously he took grand joy working with + supporting experimenting young artists in the avante garde.
But for me, the connection was intensely personal, and built on our shared experience as irishmen. Tonight’s occasion has the feel of an irish wake:
It’s an opportunity for us to celebrate paul – a way to stir our happy thoughts and memories to fan the fire of joy for having had paul in our lives.
The Irish playwright and philosopher George Bernard Shaw once said that “an Irishman’s heart is nothing but his imagination”. Paul was proof of this.
He was always ready with a cultural reference, with a friendly suggestion, a critical eye, and a warm attitude. Paul turned everybody who met or worked with him into admirers of his knowledge, and (may i say), his uniquely Irish charm. Aylin and I will treasure each moment we spent with him.
Paul may be gone, but the effect he has had on us all remains. He would be pleased by the presence here tonight of all of you, particularly in this museum, a venue for which he worked so caringly with Oya and Bulent and many, many others.
He used to love to quote Irish poets, expecially nobel-laureate Seamus Heaney, whom he nick-named “famous seamus”. Tonight he might have quoted William Butler Yeats, from Yeats’ poem titled “the municapal gallery_”, which closes with the following words: “Think where man’s glory begins and ends and sing: my glory was that I had such friends”
I’ll close out by me quoting another of Paul’s favorite Irish poets, Cecil Day Lewis father of actor Daniel Day-Lewis. He famously ends a verse with the words “love is proved in the letting go”. So we have no choice but to let Paul go tonight. But we will hold him in our memories as long as we may and we will smile as we remember.
Goodbye Paul, and thank you.
You can’t summarise Paul up in a few words. You had to know him. He was like one of those odd stories - you had to be there.
He had a rare resolve, focus and purpose in every thing he did. He had strength and humility. Paul could always get to the essence of people and of almost any topic.
He related to and fascinated children because of his childlike appreciation of all things and he saw the true beauty in simple things. He also saw the good in people but was quick to spot those that had poor values. He was also a moral person. Always respectful, always correct.
In our early years, 55 years ago, we worked together on marketing and art. He reignited my interests in art and continued to be by my side in whatever I did. He still is there as an inspiration. He always will be. We went our separate ways geographically but followed the same path in advertising and marketing.
My abiding memory of him also is the laughter. We laughed till we hurt.
My children, now grown, remember their Uncle Paul for the laughter and the excesses he brought. If we bought ice cream it would be massive tubs. The flavours would be exotic. If we bought fruits they would seem as though they had come from Mars. Nothing was ever dull.
In our later lives we would occasionally lose contact for a year or two for no real reason other than that time just flew past. Then when either of us picked up the phone or we met, it was like we’d seen each other the day before. We would talk about our work, our interests. He would give me new perspectives, new ideas.
He was an extraordinary man. I loved him. He was family. He was a brother.
He’s now gone on yet another journey, but we’ll stay in touch.
Web sitesi trafiğini analiz etmek ve web sitesi deneyiminizi optimize etmek amacıyla çerezler kullanıyoruz. Çerez kullanımımızı kabul ettiğinizde, verileriniz tüm diğer kullanıcı verileriyle birlikte derlenir.